28 May 2012


    Rüyamda görmüştüm de. Unutmadan yazayım.
    O kadar güzeldi ki , sen de gör isterdim.
o kadar güzeldin ki.
    Geziyorduk, gezdiriyordun,
              gezdiriyorduk birbirimizin duygularını,
    Üzerinde gezdiriyordum aşıklığımı,
    Giydiriyordum üzerini içimdeki en güzel seni sana.
    Danteller dahildi bunlara. fırfırlar da.
    Bordo siyah beyaz mesela,
  ara sokaklarda.
    Sonra ilk defa öpüyordun usulca.
    Sonra da defalarca.
                        bakışların en yumuşağında.

Okundun bugün biraz hissettin mi?
Üzerine düşünen yabancı bir kız oldum.
Yabancı,dış,düşman,sakıncalı,bilinmeyen..
Ama ben seni okuma cesaretine sığındım.Yordun beni ama
en çok da tanıdık gelmenden yordun. Kendimden sıkılmacasına yoruldum senden.
Ama o kadar iyi anladığım ve başını ellerimin arasına alıp sakinleştirme isteğini uyandıran
varoluş acını okudum en önemlisi.
defalarca vurgulamışsın da. aynı benim gibi.
Gitme kalma dertleri. Varolmanın acısıyla yapılanlar ve yapılmayanlar.
ve o yüzden belki sonunda ne demek istediğimi anlayabileceğin bir anımı yazmıştım geçen haftalarda.

 -
    Bir sahne hatıralarımdan.Sinematografik.Her biri beynimde zaten sinematografik.Bundandır Mali'yi sevişim halen.
Kaçkar Dağları, seneler öncesi.Gene arayışlarımdan ve kaçışlarımdan bir tanesi uzun eteğim,taranmamış düğümlü uzun saçlarım, yollarım gibi. 20 kilo sırt çantam. Sanıyordum ki bulabilirdim hayatı. Yanımda iki erkek, kızlarla konuşmayı bilmeyen iki. Biri İzmir'in balicilerinden anti emperyalist düşüncelere sahip delikanlı, diğeri Erzurum'da subay ve tasavvuflarda. Ney de çalar arada.  Balicinin daha sonraları kafası karışacak evlenme teklifi etme saçmalığında bulunacaktı uzun taranmamış düğümlü saçlı kıza.
Bizim haritamız bile yoktu. Günlerce otostop çekmiş, yürümüş, yol kenarlarında çadır kurmuştuk. Kaçkar'ın zirveden önceki bu düzlüğü bir cennetti. Minyatür bir nehri vardı, elmaslar akıyordu. Yüce gönüllü baba kayalar seni izliyordu. Mor, mavi iri çiçekler her zamankinden çok kokuyordu.Aradabir içlerindeki balı emiyordum bir parçam olsunlar diye. Sonra, çıplak ayaktım da. Küçük bir iksir eritmiştim dilimde. Muhteşemdi herşey rüyadan öte. Tepelere yürüdüm. Yürüdüm. Çıplak ayaklarım taşı toprağı kavraya kavraya.Arada gene zengin yer örtüsüne bir dev misali eğilip bakıyordum. Hayatımda bir daha o kadar özel bir çiçek örtüsünü zor görebileceğimi biliyordum. Sonra bir köşe buldum. Erimemiş bir buz kütlesinin içinde oluşan mağaralara gire çıka şakalaşan serçeler su içiyor,banyo yapıyorlardı. Ben görünmezdim ve bu muhteşem anı izliyordum.Biz şehirlerde,küplerimiz içinde küp küp yaşarken başka başka yerlerde neler neler oluyor, biz işteyken, biz insanlığa hizmet ederken, dedikodu yaparken günahsızlar büyülü dünyalarında yargının lanetinden uzak, sadece, yalın ve mübah yaşıyorlardı.
Tepelere çıkışa devam ederken arka planı bembeyaz oldu. Ağırca beyaz bana yaklaştı.Arkama baktığımda çadır minicik kalmış.Beyaz yaklaştıkça tebessümümü de gizmişti.
Beyaz etrafımı sardı.Artık yoktum. Sıfırdım. Yokolmamın sardığı mutlulukta varoluyordum.
    Sonra farketmemişim akşam olmuş,buz kesmiş. Geri döndüğümde ayaklarımı kıpırdatamıyordum.Gece boyunca ise çadırın tül penceresinden yıldızların yer değiştirmelerini izledim. Hayatımda hiçbir çadır tecrübemde böylesi üşümemiştim.
Zaten dağdan inince Karagöl işletmecisi Babo'ya ulaştığımızda hasta olacaktım. Sonra da bana sahip çıkıp kendini manevi babam ilan edecekti. Tanışrığım en acayip insanlardan biri olacaktı.

25 May 2012

Şiirdi burada yazan şimdi unuttum gitti,
muzla frambuaz aynı meyvede olgunlaştı,
rüyaydı geçti.
  Kulaklarını kapa,birşeyler söyleyeceğim,
yağmurda ıslanmış erikler yiyeceğim.
 Güllerin yapraklarını dökeceğim kucağıma
bir defter koyacağım,
        içine hikayeler yazacağım;
gülün dökülmeden önceki halini çizeceğim.
Geçmiş zamanlı, şimdiki zamanlı, gelecek zamanlı cümleler dizeceğim.
Boynuna 'hayatım' diyip asacağım.
Sabah yüzümde parmaklarını gezdirdiğinde ne yapacağımı şaşırmış olmanın pişmanlığını yaşayacağım.
seni seveceğim. birlikte 'şeyleri' seveceğiz,
birlikte kişileri seveceğiz.
İkimizin gözünden gördükleri dünyaya
                  insanları hayran bırakacağız.
insanların kötü kişiliğine hakettikleri cevabı verirken
               iyi kişilikleri inciniyor.
acıklı bir sahne oluşuyor yanlız kaldıklarını hayal ederken.
ilkel savunma mekanizması ; insanların içinde kötü kişilik öne sürülüyor.
yanlız kalınca iyi kişilik hesap soruyor..
o kişi ağlıyor, ağladıkça kötü kişilik güçleniyor.
tüm kötü kişilikler üzüntülerden,incinmelerden besleniyor.
                                                  herşeye yazık oluyor.

24 May 2012

Farklı sevgilerime farklı kişiliklerimle ayrı sevgilerle yanıt veriyorum.
Bazen çatışsalar da genel olarak beni dolduruyorlar.
Güniçlerinde çiçeklerimi açtırıyorlar.
İşlerin dışarıdan göründüğü gibi işlemediğini bilmeseler de,
eminim bana güveniyorlardır.
Onlara muhtaç bir aşık olmayacağımı ve daima aşkta sadık kalmayacağımı biliyorlardır umarım ki.
Kimseyi korkutmak istemeyiz.
          korkutulmak da istemeyiz.
Geçen günkü sağanakta kaza olduğu gerekçesiyle herkesi indiren otobüsten taksiye geçince
taksi şöförü anlatıyor her zamanki gibi.
Öndeki taksi başka birilerini daha aldı. Sonra bir erkekle kız el sallıyorlardı.
Onları alabilirdik dedim. 'yok sonra yanlış anlaşılır' dedi.
Nasıl yani?
'Ben kendi açımdan düşünüyorum, ben kızımı başkasıyla taksiye binerken görmek istemem,
yani sizin için dedim, sonra görenler yanlış anlarlar'.
Beni yanlış anlayabilecek insanlar tanımıyorum dedim.
Benim kiminle görünüp görünmeyeceğime karışacak adam ise hiç!
Biz sevgiye o kadar bağımlıyız ki,
  yanlızca birine yatırım yapacak lükse sahip değiliz.
oyüzdendir ki sevdiklerim o kadar çok ki. değişse de o elenenlerdendir. kalanlar kalıyor bazısı daha fazla bazısı daha az.
Görüleyim kız erkek herbiriyle ayrı ayrı taksilerde aşkımı gururla omuzlarımda taşıyarak.
Bir dahakinde de sarılacaksın,
sonrakinde de ve sonrakinde,
tüm karanlıklarımda elimden tutup aydınlanana kadar sarılacaksın.
Evvelsi gün bir kere sarıldın.
Dendenleri benden sayıldı.

17 May 2012

Yaptığım, topladığım güzel şeylerin hiçbirşeyi artistlikten değil,daha çok ihtiyaçtan, hepsi tutunabileceğim tek dalım. Elimde kalan tek şey. O yüzden bırakın oynayayım.









İlişkiler daha ne kadar bozulabilir, bir insan daha ne kadar sapıtabilir,kötülük nereye kadar bulaşır?
Tüm bunlar neden oluyor ve neden gitgide kötüleşiyor.Güçlü olmak tek tutunabileceğim şey. Ne bir insan ne bir madde ne birşey. Sanki kabusun içindesin ve birşeyleri devamlı yanlış yapıyorsun ve o yaptığın şeyin ne olduğunu bulmadan da hiçbirşey düzelmeyecek. Aslında hepsi bir şakaymış. Bir sınamaymış çünkü tüm bunlar bir şaka gibi. Gerçek olamazmış gibi. Hiç bir manyak senaristin yazamayacağı kurgular, betimlemeye cesaret edemeyecek derecede karmaşık kişilikler.
Aile? Yok diye ağlayanlar,var diye ağlayanlar... İmdat kurtarın beni bu örümcek ağından çünkü kıpırdayamıyorum ve zehirli acımasız sonumu getirecek olan koca örümceğin bana ulaşmasına az kaldı.
Önümde, iki köpek bir kediyi parçalıyor,arada cam var ve kırılmıyor. Yumrukluyorsun var gücünle ve durumun hiçbir çözümü yok.
Müfettişler gelin kontrol edin bu evi,sorunları tespit edip gerekli işlemleri başlatın bu aile denen kurumu kapatın.
Bu daha ne kadar kötüleşebilir bilmek istemiyorum, artık bitsin istiyorum. Bir yandan da biliyorum, içimdeki en ufak yaşama isteğini yokedene kadar durmayacak bu.O zaman ben bir gideyim. Bir daha da geri gelmeyeyim.
Ev ev Dünya'yı geziyorum.
En azından öyle olsun istiyorum.
En çoğundan evimmiş meğersem diyorum.
Herbirinin farklı seslerini dinliyorum
                            ilk gecesi gerdek gecesi.
Evleniyorum.
Herbirinde seneler geçiriyorum
Herbirinde pastalar pişiyip yiyorum,
Burası evimmiş meğersem.
Köpeğim olurmuş gezdirirsem. Şu köşe kedi köşesi,şu pencere kitap ve hayal çerçevesi.
Yastığım buymuş meğersem,yarın ilk iş değiştirmeli,boynumu ağrıtıyor.
Her evde bir hafta bir sene geçirir gibiyim,zaman kavramı bana farklı.
Biriyle tanışırım mekanla o an uyumlu, sevgilimmiş meğersem.
Tüm bu farklı Mineler tüm bu farklı seneler.
hangisi olmalıyım,
Nereye oturmalıyım,
Kime sormalıyım.
Tutma elimi, yaşandı bitti.
  ama daha iki gün geçti; benim için çoktu bile.
                                                                               Her ağızımı açışımda hayretim dışında,
                                                                               her insan icadı kelimeler birleştiğinde akıl icadı zekayla,
                                                                            kirleniyorum.
                                                                               Her konuşma eyleminde
                                                                            masumluğum dökülüyor
                                                                            ağzımdan yerlere kırık cam parçalarıyla.






                 Une Saison en Enfer
               ''Yerleşik mutluluğa gelince,ister evcil olsun,ister olmasın.. hayır beceremem. Çok
        haylazım,çok güçsüzüm.Çabayla çiçeklenir yaşam,beylik gerçek: bana gelince,
        yeterince zahmet değil yaşamım/
        Eylemin içinde uçuyor ve geziniyor uzaklarda dünyanın değerli odağı.
        Nasıl da yaşlı bir kıza dönüşüyorum,ölümü sevmek cesaretinden yoksun kalarak!
                Tanrı bir verseydi bana,Tanrısal,göksel dinginliği,tapınmayı,- yaşlı ermişler
        benzeri. Ermişler! güçlüler! Keşişler,sanatçılar istemediğin kadar!
                 Sonsuz güldürü! Ağlatacaktı beni masumluğum. Bir güldürüdür yaşam,
        hepimizin yaşamak zorunda olduğu.
                  Rimbaud.

12 May 2012

Tüm bunlar, farkında mısın ne kadar büyülü demiştin.
Bu tasfirin aşka benziyor olmasın?
Chris'ti adı. Alman ismi mi bu şimdi? Berlin'de çocuğu varmış ve borçlar içindeymiş.
Her fırsatta gözlerimin ne kadar etkileyici olduğundan bahsediyordu ama bunu o kadar güzel bir şekilde yapıyordu ki gerçekten iltifattı. Gerçek iltifatta itme ihtiyacı duymaz daha sonra aynada gözlerine bakar gerçekten neresi etkileyici diye incelersin. Bunun yanı sıra her konuyu evrene ve evrilmeye bağlıyordu.
Mutasyon, evrim, evren ve insanlar ve küçücük dünyadan bahsediyordu hep. Herşeyi oraya bağlamayı başarırdı. Bir daha ne zaman oturur konuşuruz acaba?
Normal konuşmaları beceremiyorum. İlla teorilerden,duygu ve düşüncelerden bahsetsin istiyorum karşımdaki. Havadan sudan bahsedince aklım gidiyor,karşılıklarım uygunsuz düşüyor. Bu daha ne kadar sürecek diyorum. Bana içini aç,gerçekten oralarda ne olup bitiyor onu anlat, kimin ne yaptığı ne okuyup nerede yaşadığı,en son nerede ne yaptığı beni gerçekten ilgilendirmiyor,analiz içerip bir yere bağlamadığı sürece.
İlla evrene bağlansın da demiyorum,Tanrım öyle hipiler vardı dağda bir tokat atıp kendine getiresin gelir. Öyle de değil. Sadece.. Sanırım içerimde o kadar fazla vakit geçiriyorum ki, herkesle düşüncelerimi paylaşabilirim sanıyorum.
Bir de şu var; çok uzun zaman kendimi yanlız hissetmiştim,daha gençken , çok eskiden. O zamanlar herşeyimi paylaşmak isterdim,izleneyim , görüneyim , anlaşılayım isterdim. Şimdi ise tüm samimiyetiyle bunu yapanlardan korkuyorum, unuttuğum kötü bir tarafım var mıydı acaba,görürse ne der diye hazırlıksız yakalanmayayım diyorum. Hazırlıksız yakalanınca da herşey ne kadar temizmiş diyorum. Bana bunu gösteren temiz insanlara layık mıyım bilemiyorum. Layık olmadığımı anlayacaklar diye ödüm kopuyor.
Çünkü, o kadar minnettarım ki...

11 May 2012

Bir saniye bir durun, bütün kimliklerim acı çekiyor.
Ne yaparsan yap, yapılabilecek en büyük hata ; Gerçeği inkar etmek. inkarkarlık.inkarcılık.
( : to be in denial of ...)
Bencillik yapmanın alemi yok, ben burada olmadan önce de hata yapıyordu insanlar benden sonra da yapmaya devam edecekler. Hata yapmak nefes alıp vermek değil mi?  Değilse herşeyi yanlış anlamışım.
Bir de hata denilen şey tam olarak hata değil. Hata makasla kağıttan kalp yaparken elinin kaymasıdır.
Hata elinde olmadan yapılan şeylerdir. sanki.. ya da öyle birşey. çok biliyormuşum gibi konuşmak da istemiyorum. Fakat 'tek bildiğim şey o da hiçbirşey bilmediğimdir' in altına da sığınamazsın, kaldı ki onu demek de çok bilmişlik artık.
Demek istediğim şey. Hata olarak isimlendirdiğiniz şeyler gerçekten hata mı? Yoksa o sırada aklına gelen ilk şey o muydu? ve o sırada yapılması en doğru şey mi oydu, en doğru şey olmasa da hislerin onu mu yaptırdı?
Hata kim deyince hata oluyor? Ucu dokunan diyince mi? O zaman tek taraflı bir yargı.
Şimdi 45 sene önce yapılanları yargılamak bana mı kalmış. Peki niçin içim burkuluyor? Hem 27sene önce yapılanlar hem de 45 sene önce yapılanlar. Kim diyebilir ben aynısını yapmazdım diye. Olan oldu işte, ne bendim bunu yapan ne de ben. O halde ben hayatıma bakmalıyım. Keşke o da öyle yapsaymış. Birini kim bozar? Düzelmesi için artık çok geç olduğunu kim söyler? Yapılandan 45 sene sonra gelen çığlıklar,öfke,üzüntü ve suçlamalar senin kızına aitse , keşke farklı kararlar alsaydım pişmanlığıyla nasıl yatarsın her gece. Her sabah aynaya nasıl bakarsın?
Herşeyini adadığın,uğruna hayatları etkileyecek kararlar aldığın kadın, arkandan iş çevirdiğinde, hile yaptığında, bunun sonucunda güven sarsıntısıyla birlikte bir çocuk doğar da herşeyi maffederse, o çocuk bunların hiçbirinin farkında olmadan, sebep olduklarını bilmeden iyi niyetler için çabalayarak yaşayan biriyse şimdiye kadar? bundan sonra nasıl davranmalı? Bebek ve çocuk dediğin, herşeyi anlamasa da hissederek hareket eder.
Bu zamana kadar varoluşumdaki manasızlığı kocaman bir delik olarak görmemin sebebini, her fırsatta birşeylerden biryerlere kaçmaya çalışıyor olmamı açıklıyordu tüm bunlar. 45 sene önce yapılan şu an 45 yaşında bir kadın anlatıyor tüm detayları bana. Varoluş sürecim doğum günümden çok önce başlamış.
78 yaşında bir adamın hataları ise doğumundan önce filizlenmeye başlamış.
Hepimiz bir yükle geliyoruz. Sırtımızdaki yükün ne olduğunun, kime ait olduğunun bilgisi bize verilmedi. Bizim çözmemiz gerek. Çözmek için zaman ve cesaret gerek. Önemli olan bu yükle ne yapacağımız. Ben anlayışlı olup affetmek, sıfırlamak istiyorum. Fakat herşey o kadar kolay da değil. Yalandan silinenler tekrar belirir. Bana karşı konulamaz sevgilerle eşit derecede karşı konulamaz nefret besleyenler var. Paketimde bu varmış.Bunlar benim ailemmiş.
Aile denen beraber oturulan sofralarla, zorla yaptırılan banyolar sonrasında havluya sarılınıp kucağında uykuya kalmasına izin vermekler değilmiş.Aile denilen çocuğun söyleyebileceği muhteşem bir cümleyle tüm dertlerin silinmesi değilmiş. Yağmurlu günde temizlenen masada oyun hamuruyla dünyalar yaratırken annenin mutfakta elmalı turta yapması,babanın futbol maçı izlemesi ve abinin senden daha iyi insan figürü yapabilmesi konforu değilmiş. Aile,  huzur hiç değilmiş. Son 20 senedir de böyle olduklarını düşünmedim.
Fakat ben bu kadar bavulla ne yapacağım? Biri orda biri başka şehirde biri de bambaşka. Hatta biri tüm yalanların söylendiği, tüm yalanların ortaya çıktığı şehirde... 40 sene önce ve şimdi 40 sene sonra o çocuk geçti sokaklarından. Varlığımdan utanayım mı sıkılayım mı hala bilemiyorum.
Fakat 45 yaşındaki kadının anlattığına göre ben, hayatında gördüğü en ciddi,sessiz ve hüzünlü çocukmuşum. Üzerime giysiler geçirir,kılıktan kılığa girerek insanların dikkatini çekmeye çalışır,güldüklerindeyse en ağlamalı sesle bu komik miydi şimdi dermişim. İnsanlar üzülseler mi sevinseler mi bilemezlermiş. Varlığım haberlerde ilk yer aldığında da sanırım zaten üzülseler mi sevinseler mi bilememişler. Şimdi de ben yaşadığıma bir üzülüp bir sevinebiliyorum. Doktor buna reçete bile yazdıysa da hala bazen iyi bazen kötü olabiliyorum.
en azından, en ilkelinden -ebilebiliyorum.
Böylece sorgulasam da var oluyorum.(demiş Descartes.)

10 May 2012


  Demonstration against Hubert Humphrey, New York City, October 9th, 1968

7 May 2012

Bir kadın tesellim.
Dudakları ve kadın kadın gözler.
Aşk yaşıyorum ben uzaktan.
Kadın, yumuşak.
Kadın, bir parça şiir başlıbaşına,özgün.
Kadının elleri kadındır,avuç içleri lale özü.
Kulakları hanımelleri, kulakarkalarını kokla.
En kısa,en incesinden sarı tüyleri korur yumuşak tenini.
Kadın coşkulandığında ayak parmakuçlarını oynatır.
Rüzgar geçsin saçlarından.
Bırak saçlarını seveyim.
Kadın dediğin; en keyifli anındaki en zamanlı çukulata ile kahve birleşimi.
Kadın süt kokar.

Yüzüstü toprağa
Sırtüstü güneşe
Göbek ve uzunca çimler öbek öbek.
Yeşiller denizine uzanıyorum hertondan yüzüstü,
Dalgalarca çimler vuryor yüzüme
köpüklü köpüklü
bira şişesini öpüyor dudaklarım.
Saç perçemi güneşin okşayıp kızarttığı yanağıma vuruyor. 
Göz kapakları bugünler için var.
Karanlık uykular için olmamalı bu kapaklar,
gözler sarhoş rüzgara örtünmeli.
Saçlar okşamaya başlar başı,karanlıkta kalmış ışık almayan başı.






                                                                    Çimler. O kadar o kadarlardı ki.
                                                                    Bilemedim. Otlar mı desem?
                                                                    Sazlar mı?
                                                                    Birine sarılmak istersen oradalar.
                                                                    Otursan gizlerler,yatarsan yastığın olurlar.
                                                                    Aralarına çiçek serpmişler ne az ne fazla.
                                                                    Otlar o kadar aynılar ki,
                                                                    Aralarında hayali tavşan gezdirecek yer ayırırlar.
                                                                    Sadece yat,atla,sırtüstü.
                                                                    Çançiçekleri benim olsun.
                                                                    Örümceklerin ayakları üzerime bassın.
                                                                    Ağaçlar gölgelerini toplasınlar çünkü
                                                                      kuzeyde güneş altın değerinde.
                                                                      güneydeki su bedelinde.
                                                                    Güneş okşasın beni
                                                                    istemem hiçbir sevgili eli.
                                                                    Yüreğimi at gibi beslerim otla,çiçekle.
                                                                    Atlar var buralarda,arap atları girmiş kanlarına.
                                                                    Dümdüz otlukta koşuyorlar kuyrukları havada,
                                                                    Şaha kalkıyor,birbirlerini öpüyorlar.
                                                                    Bu ne gösteriş,bu ne görkem.
                                                                    Gözlerinizin her biri deli erdem.





Fransızlar kibarlığı,  Almanlar kabalığı, Hollandalılar kuzu sevmeyi öğretti. Bir sabah gene boş bulduğum bir odaya kıvrıla-uyumuşum.Zil çaldı. Bana mı sanki. Uyumaya devam ettim. Gene çaldı,ısrarcı.Kaba.İyi açayım.
Ön kapıyı çoktan geçmişler önünde bir çekirdek aile.'Sen de kimsin?' Güzel soru, içeri buyrun konuşalım bunu.Kahvem var.Çokoprensim var.Gözlerimi bile açamazken sorulacak soru mu allahsen.Fakat çok öfkeliler.Şimdi anlatayım nasıl buraya kadar geldiğimi ama dur bir dinlemiyorsunuz ki! Büyükçe anne 'Raus Politzei' diyor. Ne diyorsun teyze,ne polisi. Şaşırdım, gene mi 3 torba bir sırt çantası sokağa toparlanacağım. Eviniz de çirkinmiş hani.
    Tanışmadığım, adını bildiğim kiracısı ödememiş kirayı.Ama teyze Raus! Raus Teyze bir dakika sus böyle konuşamazsın, dinle.
Neyse ki ortanca anne alakam olmadğını anlayınca elime bir not bıraktı, beni arasın dedi.
ne sabah ama.. Nereye gitsem birşeyler oluyor. neden?
(örneğin türklerin internet kafesinde henüz açmıştım ki interneti, çocuk buzdolabının arkasıyla oynuyormuş,elektrik çarpıyor,sigortalar atıyor,20 dakika bekleniyor.)
''Vızıldırıyordu büyülü çiçekler. Beşikte sallıyordu onu bayırlar.Masalsı güzellikte hayvanlar dolaşıyordu ortalıkta. Sıcak gözyaşlarının ölümsüzlüğünden oluşan açık denizin üzerinde yığılıyordu bulutlar.''
                                                                                                 Çocukluk II  -   Arthur Rimbaud.


Keith Carter

5 May 2012

                                                                        :Norman Lindsay
Bugün kanımı hatırladım.
Diğer tarafımı. At boku kokusuyla dolu,saman sarısı saçlarımla geçen Danimarka yazlarını.
Hollanda da benziyormuş. Hollandalılar daha sıcak.
Çizmeler,balçıklar,çimler,ağaç,ev,traktör silüetli ufuk çizgileri,
Hepsi benim!
Ben buyum! 
Seçiyorum şimdi Dünya'yı. Öyle sorulmaz cart diye sen kendini nereli hissediyorsun diye. 
Önce dünyanın sunumunu yap bana, bilmediğim görmediğim o kadar çok köşeler varmış ki..
70'imde yerleşme izni ver bana. 
Şimdi soğuk ama, çok güzel bu saman saçlı evcikler.
Arap atları var burada.
Burada yaşayabilirim, desem de şimdi, bir ay sonra görmediğim italya olsun asıl memleketim.
kitapta okuduğum fiji de merak konuları, müziğini dinlediğim Melbourn da öyle. 
Geldiğim yere dönmek istemesem de, hasta ve yaşlı bekler evde.
Kaçıyor muyum ne yapıyorum ben? 
Tek bildiğim artık; sorusunu soracağım her merakın cevabını ancak benim verebileceğim.
 hep bekledim cevap bir başkasından gelecek diye.
yok öyle bir şey.
Şimdi gözlerim yeni yeni güzellikler çiziyor ülkelere. 
skeçler .
  ne güzel köşeler var dünyada. 
Bugün melez bir erkek arap atı dişlerini gösterdi uzaktan.
            kokumu sevdiği anlamına gelen bir iltifatmış. ben de seni seviyorum. hem de herşeyden çok.
gözlerim doldu sevgimden, ne kadar da güzelsin.

acaba.. şehir, ihtiyacım sandığım bir zehir mi? 
sigara gibi.
muhtemelen.
çünkü çiçek alışverişi yapan yerlilerin gözleri parlıyordu. 
çünkü atlarla kalbim bir attı.
bugün içimi çarkıfelekler sardı. 




Unutmamalı yaprakların herbirinin şekillerini,kıvrılışlarını,damarlarını,güneşin içlerinden geçişini.
Bahçe olmalı heryerler.
Gerisi cehennem.
Unutturma bana ağaç gövdelerini,ıslak toprağı,
 elimden tutup parka götürdüğün için teşekkür ederim.
edemedim.
Hiç alakamız yok. Tam da zıddımsın.
Fakat yapında birşeyler var.
Yapraklarla başlayıp sana döndüğüm için utandım kendimden şimdi.
Başka bir ülke,başka bir şehirde,seninle ben biraz birbirimizi inceledik.
Alakam değilsin ama işte bazen meraktan birilerini koklayasım geliyor.
fazla meraklıyım.
Utanmasam laboratuara götürüp mercek altına koyup işim bitince fırlatıp atacağım.
Utanmıyorum. Bu benim.
Görüyorsun ya sevgili okuyucu bir tek sen değilsin.O yüzden beni rahat bırak.Söylediğin gibi bir on sene sonrası yok. Yazdıklarımın yazacaklarımın seninle hiçbir alakası yok.Seni yazdım bitti. Aklına fikirler gelmesin yani.
senden bahsetmiyorum,görüyorsun ya bir Alman bu.
Kısa sürede benim sana (ona) öğrettiğimle senin bana öğrettiğin minik detaylar, zaman içinde suda vitamin gibi çözülecekler.Benliğimiz emecek ve birbirimizin bir parçası olacağız ölene kadar.
Fakat insanlarla ilişkiler hep böyle yani romantik olmaya çalışmamla falan alakası yok.
Aman zaten romantik olacağım son adam olabilir.
Parkta birbirlerini birkaç saniyeliğine koklayıp yola devam eden farklı türde köpekleriz.
allahtan sadece.

3 May 2012

Kuzeye taşınırken bavuluma koyduğum herşey yazlık. Tek kazağım ise artık kirli.
Yağmur yağdığı  için güzelim yağmurluğumu ince olduğundan nasıl kullanabileceğimi düşünüyorum.
Ayakkabılarım  ya bez ya da delikli motifli. Saçma.  Onun dışında herşey manalı. Mutfaktaki dolaplardan birinde bulduğum çay bile. Ginko. Unutma bunları diyor.
Çalmak nereye kadar etik?Buna hangi yüce yargı karar veriyor? O yüce yargı ben isem günahtan sayılmıyor mu? Bir gün parasızlıktan 3 öğün etimek yerken ertesi günü pizza yiyebiliyorum.
  Dün geceki müzisyenin kemanıyla ilginç bir ilişkisi vardı.Sanki kemanı ona bu kadar haşin davranmasından tiksiniyor, içi şiddetle gıdıklanıyor fakat bazen de aralarındaki özel bağ hiçbirşeye benzemiyor.  Tıpkı ablamla olduğu gibi.  Onun bazen karar verdiği notalar içimde yapraklar uçuşturuyor. Bazen öfkeden dünyanın öteki tarafına gidesim geliyor.

Kemanı çalarken. adam. orada. içimde nemli toprağı tırnaklarımın içine ala ala avuçluyorum, yüzüme, boynuma, saçlarıma sürüyorum. Keman bazen böyle şeyler yaptırıyor.

Bir de Hauschka ile aynı şehirdeyim. Onun şehri. Ablam tanıştıracak. Konserine gideceğim. Hap alır gibi alsam onu, yaşayacaklarımı öngörebilir mi kimse?
Fincan - insan ilişkisi ne tuhaf ; çok güzel.
Kirpik gibi, meme ucu, kürek kemiği gibi birşey. Bir bütünü tamamlayıcı.
Non,
tu n'as pas le droit de tomber dans la triste idee que tout est dur,faux et mechant ici-bas.
Viens nous voir plus souvent;la foret te veux du bien. La frequenter te rendra la sante et la serenite et te ramenera a des pensees plus hautes et plus belles.
 Robert Walser
(Yüksel Arslan serginindeki notlardan, Düsseldorf)
Hayvanlar bir sır.Her biri. Sanki evvel zaman içinde bir büyücü onları bir sebepten ötürü susturmuş ve sırlarını anlatamaz olmuşlar. Sadece göz ve mimikleriyler orada seninle var oluyor olmaları yeni doğmuş bebeğin parmağını sıkması gibi birşey.Teselli edici. İçindeki sonsuz boşluğu o an için unutturan. Sanki nedense bir kaplan bir zebrayı yerken bile masum. Bir şekilde insan gibi ebediyen suçlu değil.



19 Nis 2012

Gezerken, farklı habitatlarda barınırken üzülüyorum,
herkes pudinge düşen sinek gibi çırpınıyor hayatta.
Dışardan ziyaretçi gözüyle de bakınca herşey o kadar düzeltilebilir görünüyor ki.
şöyle şöyle yapsa hayatı daha kolay olurdu ama yapmıyor ki..
Biri dışarıdan bakıp bana da diyebilir.
Fakat kafamın içi...
bir girsen... bağıra ağlaya kaçarsın diye düşünüyorum öyle zamanlarımda.
Şimdi gene gömdük kafamı dikenli çalılara bu aralar.
O var çünkü.
Yoruyor beni.
Sigarası, elleri, çıkardığı abartılı sesler, aynı babamız gibi cümleleri , tasfirleri uzata uzata laf kestirmeden, vurgulu, edebi, sonsuz detaylı uzatmaları. Ben gene 8 yaşıma dönüyorum bir anda.
Otur dinle. Sinirden ve sıkıntıdan içindeki her güzel mutlu duygu çatlayıp yokolana dek hem de.
Sanki biliyorlar gibi üstelik.
 son mutlu enerjinin öldüğünü bilip gidiyorlar.
İstemsiz bilmeden görevlerini tamamlıyorlar. ve sonra günün tüm geri kalanını açık gri halı hizzasında yatarak sadece odanın halı-duvar ufkuna bakarak geçiriyordum.
Kendime geldiğimde yeniden bir şekilde ortaya çıkıyorlar. hala da bu böyle. sadece daha hızlı kaçabiliyorum.

18 Nis 2012

Belli olayların belli insanlarda bıraktığı izlerin benzerlikleri,
noktaları birleştirdiğimizde çıkan dramlar, sinematografik ifadeler.
Buz bakışlar.
Bunu daha önceden biliyorum. Buz kesilmesi.
içinde yaşayan canlı her küçük şey içeri çekiliyor. kış uykusu,
eller buz kesilir,gözaltları morlaşır,dudaklar beyazlaşır ve çatlar.
Hepsi aynı anda,
gözler.. orada değildir. en depresif en yağmurlu soğuk gündeki en lanetli gölün rengini alır gözlerim.
bazen bu böyle.
herkes bilmez.

6 Nis 2012

                        ''Sözün Simyası
    Dinleyin beni, İşte çılgınlıklarımdan birinin öyküsü.
Bütün olası görünümleri nicedir elimde bulundurmakla böbürleniyordum,ve gülünç buluyordum çağcıl resmin ve şiirin ünlülerini.
      Seviyordum saçmasapan resimleri,kapı aynalıklarını, sahne dekorlarını, cambaz pelerinlerini, dükkan tabelalarını, halk bezemelerini; modası geçmiş yazını, kilise Latincesini, imlası bozuk aşk kitaplarını, atalarımızın serüven kitaplarını, eski operaları, budala nakaratları, yapmacıksız ahenkleri.
       Seferler düşlüyordum,öyküsü yazılmamış keşif yolculuklarını, hırgürsüz cumhuriyetleri, bastırılmış din savaşlarını, töre devrimlerini, ırkların ve anakaraların yer değiştirmelerini: İnanıyordum bütün büyülere.''
                                                                                                                                 -Arthur Rimbaud.
     

'Mais encore dit-moi quelles bizarrerie...

.


Terkedilecek şehrin elmalarını çaldım.
ne bulduysam hep,
cebime attım.
para verdiğim mandalinaları ise marketten 100 metre ileride köpeğinin adı Riki olan evsiz amcayla paylaştım.
bonjour,merci,au revoir.

Kimse görmedi, ne çaldığımı ne veridğimi.
Zenginlerin gözü kör olsun.
görmediler yokluğu. Kafalarınızdan ne geçiyordu?
               o kafe senin bu kafe benim gezerken
                                  eklerlere 20 euro bayarken, o da olmadı bir günlük yastığa binleri sayarken.
hiç düşünmediniz harcarken.

oysaki inceliği fransızlar öğretti bana
bonjour,merci,au revoir.
Bundan kolay ne var? bunu yapamadınız.
  Paranın ölçüsünü aldım. şimdi kağıttan keseceğim.
üzerine bin euro yazıp vereceğim.
belki o zaman anlarsınız yokluğumu.

bir zamanlar biri yazdı aşiyan-bebek yolunu
'Mazlumlar ayağa kalkmadıkça, zalimler diz çökmeyecek.'
                                                   
Bize anlatılan hikayeler vardı,
bizden saklanan kentler kalktı.
Kalktı sırlar gizler.
yaş atlanmış, birçok yaş atlanmış fakat içlerinde birer hayat barınmış.
Daha kaç hayatlar yaşayacağım.
Kentleri atlayacağım.
Her birinde farklı biri olacağım.
Herşeyi unutacağım, manzaralarını saklayacağım.

Gitmek en güzel eylemlerden. Yanlızlığıma hiçbirşey eklenmesin, çıkarılmasın.
öyle insanlarla tanıştım ki artık, içim zaten kalabalık.
Doldurmuşlar kalbimi , adımın dışına farklı renklerde kalp çizmişler duvardan şehirlere,
şehirlerden adımlara, adımlardan dillere.

Terk ediyorum gene. silüetimi çizeceğim gene, zihinlerinize. gördüğünüzü asla hatırlamayacaksınız bile.
yüzümü unutacaksınız. herşey unutmak üzerine.

Düşlerim göçebe ben de peşlerinde.
                                 .  ''Comme dans les anees vingt,
                            l'androgynie devint un style predominant.''
Saçım saç değildi ki
o yanılsama
Eskimiş, ezberlenmiş satırlarca uzamışlar
Uzatmışlardı.
Apollinaire apollinaire olalı böyle yazı çizmedi.
Kısa kesmek lazım bazen.
           çarpık çurpuk
Çatallanan bayat hikayeler,
belime , boynuma ağırlık
zehirdiler.

                             Şimdi cümlelerimi baştan uzatacağım.
                             Bu sefer mutlu, akıllı cümleler kuracağım.
Yanımda oturmuş
füme halı kaplı kata.
Ayakkabılar,boş kahve bardağı
Yeşil ve beyazdı gün.
Eski, eski , eski
Muhteşem eskilik.
Yeni gülümseme altında
parmaklar keyiflendi
sayfalar çevrildi
gözler yoruldu ama göz-lemlemekten vazgeçmedi.
Burası Afrikaymış meğersem.
Paris'in ortası,
çorabın torbası
martıyla köpeğin Auster'ı.
Nazara rağmen devamdı.
Kalp mutlu olsundu yeterdi.
Sonra. Ben ne zaman böyle bağımsız tek başıma çeker gider oldum dedim.
Bilmediğim bir kapıdan çıkmıştım çünkü.
Gün beni rezil edercesine aydınlatmıştı.
Açık açık uluorta saçıyordu mahremimi.
                                                  ya da her neyse onu.
ona inanıyor muyum bunu bile bilmiyorum .
        Sokakta hızlı hızlı yürüyen kadına bulamadığım eşarbımın yokluğuyla 'neresi burası' diyemedim.













.

3 Nis 2012

Bahar aylarında harıl harıl sivrisinek veya arı boğazlıyorlarmış gibi heryerden gelen inşaat sesleri olmasa olmaz değil mi.
Bir adamla tanıştım. ve onun tehlikeli olup olmadığı asla bilemeyeceğim.
Korktuğum için kim olduğunu asla öğrenemeyeceğim,
ya da bana yardım edip edemeyeceğini.
Bazı insanların neden bu kadar fazla parası var.
İğrenç bir şekilde dekore edip içine yaşanmışlık bile dolduramayacakları evler almak için mi?
Fötür şapka ile kaşkol takıp barlarda kızlarla konuşabilmek için mi?
Ne kadar yaşlı olursan ol, Dünya kadar paran varsa hala etkileyici olabiliyorsun.
işte tüm para da bunun için saklanıyor.
Yolumda karşılaştığım tüm zenginler için aynı şeyleri söyleyebilirim.Kendilerini diğer insanlardan üstün görüyorlar.
Bu hal ve tavırlarına bile yansıyor ve öyle birini görür görmez bu o andan itibaren kendimizi küçük hissettirmeye yetiyor.
Bir insanın kendini güçlü hissetmesi bile yetebilir ondan korkmamız için. Gerçekten güçlü olmasına bile gerek yok.
Dev kapıları açarlar, dev avlulara çıkarlar,penceresiz,yerleri mermer kaplı şato gibi evlere götürürler. Her evde o aynı sıkıcı hava var. Eksiksiz. Kimse yaşamıyormuş gibi boş bir his.Soğuk.
Hemen çıkmak kendi evine gitmek isteği yer edinir.
Hayır! arkamdan toplama!
Modern kölelerini tutarlar. Ben de onlardan biri olarak kendime mi ona mu acısam.
Bir daha onlar için çalışmamak bile başlı başına hayattaki görevim olabilirken...
tekrar düşündüm çalışmayı. hem de başka bir zengine olan borcumu ödemek için satabileceğim en derin parçamı satacakken düşündüm.


Biz olmadan.. kendilerini nasıl güçlü hissetsinler ki. Düşündüm de onlara gücü veren biz olmakla birlikte, oyun oynayacakları kimse kalmamış olurdu biz olmasak. Onları bu kadar kendine güvenen masonik mahlukatlara çeviren biziz.
Artık kayıtsız kalsak.  Böylece hayatta asla kabul edecek gücü bulamayacakları gerçeği farkederler;
yanlız olduklarını.

gerçeği bir kere görmek yeter. ikinci kez düşünmeye.